Ekim 9, 2026

Bazı insanlar için bir başkasını üzmek, yalnızca karşısındaki kişinin yaşayacağı bir hayal kırıklığı değildir.

“Ya bana kırılırsa, ya beni yanlış anlarsa, ya artık eskisi gibi düşünmezse, onu bu kadar üzmeye hakkım var mı?”

Bu düşünceler bazen o kadar hızlı ortaya çıkar ki, kişinin kendi ne istediğini düşünmesine bile fırsat kalmaz. Önce karşısındaki kişinin ne hissedeceğini hesaplar. Sonra ilişkinin zarar görüp görmeyeceğini düşünür. 

Bir başkasının duygusunu önemsemek elbette ilişkilerin doğal bir parçasıdır. Yakın olduğumuz insanların üzülmesini istemeyebilir, onların ihtiyaçlarını gözetebiliriz. Sorun, karşı tarafın duygusunun bizim iç dünyamızda ne kadar büyük bir yer kapladığıyla başlar. Çünkü bazı ilişkilerde kişi yalnızca karşısındakinin üzülmesini istemez. Onun üzülmesine tahammül edemez.

Karşımdaki üzülürse neden ben de kendimi kötü hissediyorum?

Birinin bize kırılması, kızması veya hayal kırıklığı yaşaması her zaman kolay değildir. Fakat bazı insanlar için karşı tarafın olumsuz bir duygusu, çok daha yoğun bir kaygıyı harekete geçirir. Karşısındaki kişi üzgün olduğunda kendisini suçlu hisseder.Bir tartışmadan sonra “Ben de haklıydım” demek yerine, saatlerce “Acaba fazla mı ileri gittim?” diye düşünür. Birinin beklentisini karşılayamadığında yalnızca karşı tarafın hayal kırıklığını değil, kendi değeriyle ilgili bir sorgulamayı da yaşamaya başlayabilir. Burada önemli olan, kişinin gerçekten ne yaptığı kadar, başkasının duygusunu kendi sorumluluğu gibi deneyimleyip deneyimlemediğidir. Çünkü bir başkasının üzülmesi ile o kişiye zarar vermiş olmak aynı şey değildir. Bir insanın bizimle aynı fikirde olmaması, bizi yanlış anlaması ya da bizden hayal kırıklığına uğraması, her zaman bizim yanlış yaptığımız anlamına gelmez. Ama bazı insanlar için bu ayrımı yapmak oldukça zor olabilir.

Bazen korktuğumuz şey üzmek değil, ilişkiyi kaybetmektir

İnsanları kırmaktan korkmanın altında her zaman yalnızca “iyi bir insan olma” isteği bulunmaz. Bazen daha derinde başka bir kaygı vardır: “Karşımdaki benden memnun olmazsa, aramızdaki ilişki ne olacak?” Bu soru özellikle yakın ilişkilerde daha belirgin hâle gelebilir. Çünkü bir başkasının öfkesi yalnızca öfke olarak yaşanmayabilir. Terk edilme, reddedilme, sevgiyi kaybetme veya değersizleşme ihtimalini de çağrıştırabilir. Bu durumda kişi ilişkiyi korumak için kendisinden vazgeçmeye başlayabilir. Ne hissettiğini söylemek yerine karşı tarafın rahat etmesini seçebilir. Kendi isteğini geri plana atabilir. Bir çatışmanın ardından kendi duygusunu anlamaya çalışmak yerine karşı tarafın nasıl hissettiğini düşünmeye devam edebilir. Ve zamanla, ilişkiler içinde oldukça uyumlu görünen ama kendi iç dünyasına giderek daha az temas eden bir hâle gelebilir.

Winnicott’un düşündürdüğü başka bir soru

D. W. Winnicott’un “gerçek kendilik” ve “sahte kendilik” üzerine düşünceleri burada önemli bir kapı açar. Winnicott, sahte kendiliğin erken ilişkiler içinde gelişebileceğini ve çevrenin beklentilerine uyum sağlamanın kişinin gerçek kendiliğini koruyan bir işlev üstlenebileceğini düşünür. Ona göre sorun, uyum sağlamanın kendisi değildir. Hepimiz ilişkiler içinde belli ölçülerde uyum sağlarız. Asıl mesele, uyumun kişinin kendi deneyiminin önüne geçmesidir. Bu nedenle bazen klinik olarak şu soruyla ilgilenmek gerekir: “Karşımdaki kişinin ne istediğini bu kadar iyi biliyorken, ben ne istediğimi ne kadar biliyorum?” Bu soru ilk bakışta basit görünebilir. Ama bazı insanlar için cevaplamak hiç kolay değildir. Çünkü yıllarca ilişkiler içinde “iyi”, “uyumlu”, “anlayışlı” veya “sorun çıkarmayan” kişi olmak daha güvenli olmuş olabilir. Winnicott’un ifadesiyle, gerçek kendilik spontane olabilen ve kişinin kendisini “gerçek” hissettiği alandır. Bu nedenle kişinin kendi isteğini, öfkesini, hayal kırıklığını ya da itirazını fark edebilmesi yalnızca “kendini ifade etmek” meselesi değildir; aynı zamanda kendilik deneyimiyle ilişkili bir konudur.

Peki suçluluk nereden geliyor?

Bir başkasını kırdığımızı düşündüğümüzde suçluluk hissetmemiz her zaman patolojik değildir. Tam tersine, ilişkiler içinde diğer insanın varlığını ve duygularını önemsememizi sağlayan bir tarafı vardır. Melanie Klein’ın düşüncesinde de sevgi ile suçluluk birbirinden tamamen ayrı değildir. Sevdiğimiz kişiye karşı öfke veya saldırganlık hissetmek mümkün olduğu gibi, bu duyguların sevilen kişiye zarar verebileceğine ilişkin bir kaygı da ortaya çıkabilir. Klein’ın Love, Guilt and Reparation çalışmasında söylediği gibi:

“Onarım, onun düşüncesinde sevginin ve insan ilişkilerinin önemli bir parçasıdır.”

Burada ince ama önemli bir ayrım var. Sağlıklı suçluluk, “Karşımdaki kişiye zarar verdiysem bunu fark edebilirim ve ilişkiyi onarmaya çalışabilirim” diyebilir. Daha ağır ve kronik bir suçluluk ise “Karşımdaki kişi üzgünse mutlaka ben yanlış yaptım” noktasına dönüşebilir. İkinci durumda kişi, karşısındakinin duygusunu anlamaktan çok onu ortadan kaldırmaya çalışır. Ve bu da ilişkide kendisine ait alanın giderek daralmasına neden olabilir.

“İyi insan olmak” ile kendinden vazgeçmek aynı şey değil

Belki de burada en çok karıştırılan şeylerden biri bu olduğunu düşünüyorum. Bir başkasını düşünmek ile kendini sürekli ikinci plana koymak aynı şey değildir. Empati kurmak ile sorumluluk almak aynı şey değildir. Birinin duygusunu önemsemek ile o duyguyu düzeltmek zorunda hissetmek aynı şey değildir. Bazen kişi kendisine şu soruyu sorabilir: “Ben bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa karşımdaki kişinin yaşayacağı duygudan kaçınmak için mi?” Bu ayrım her zaman kolay değildir. Çünkü davranış dışarıdan aynı görünebilir. Bir arkadaşımızı kırmamak için planımızı değiştirmiş olabiliriz. Partnerimizin üzülmemesi için kendi isteğimizden vazgeçmiş olabiliriz.Bir yakınımızın hayal kırıklığı yaşamaması için istemediğimiz bir şeyi kabul etmiş olabiliriz.Burada tek başına davranışa bakarak bir sonuca varmak mümkün değildir. Psikodinamik düşüncenin önemli taraflarından biri de tam olarak budur: aynı davranış farklı kişilerde tamamen farklı bir ruhsal anlam taşıyabilir. Nancy McWilliams’ın klinik yaklaşımında da görüldüğü gibi, yalnızca kişinin getirdiği görünen probleme bakmak yerine, bu problemin kişinin daha geniş kişilik örgütlenmesi, savunmaları, ilişkisel örüntüleri ve kendilik algısı içindeki yerini anlamak gerekir. Dolayısıyla mesele yalnızca “Neden insanları memnun etmeye çalışıyorum?” değildir. Asıl soru bazen şudur: “İlişki içinde kendime ne kadar yer verebiliyorum?”

Geçmiş bugünü nasıl etkiliyor?

Bütün bunların çocuklukta tek bir nedene indirgenmesi doğru olmaz. İnsanların ilişkisel örüntüleri; erken deneyimler, mizacın özellikleri, sonraki ilişkiler, travmatik yaşantılar ve içinde bulunulan sosyal çevre gibi pek çok etkenin bir araya gelmesiyle şekillenir. Ancak erken ilişkiler önemlidir. Çünkü insan, kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin ilk biçimlerini yakın ilişkiler içinde öğrenir. “Karşımdaki üzgünse ben bir şey yapmalıyım.” “İlişkinin devam etmesi için uyum sağlamalıyım.” “Birini hayal kırıklığına uğratırsam sevgiyi kaybedebilirim.” “Önce diğerinin ihtiyacını düşünmeliyim.”

Bu düşünceler başlangıçta söylenmiş açık cümleler olmayabilir. Bazen bunlar, ilişkiler içinde tekrar tekrar yaşanan deneyimlerin zamanla kişinin kendisi ve ilişkiler hakkında taşıdığı örtük beklentilere dönüşmüş biçimleridir. Bu nedenle yetişkinlikte yaşanan bir ilişkinin bugünkü olayı, geçmişteki bir duygunun izini taşıyor olabilir. Kişi yalnızca bugünkü partnerinin, arkadaşının ya da ailesinin tepkisine yanıt vermiyor olabilir. Aynı zamanda çok daha eski bir ilişki deneyiminin yarattığı tanıdık kaygıyla da karşı karşıya olabilir.

Psikoterapide bakılan yer

Psikodinamik psikoterapide amaç kişiye “artık kimseyi önemseme” demek değildir. Ya da bütün ilişkilerde kendi istediğini yapmasını öğretmek değildir. Daha çok, kişinin kendi ilişkisel örüntüsünü anlamasına alan açılır. Neden başkasının hayal kırıklığı benim için bu kadar zor? Karşımdaki kişi benden memnun olmadığında kendim hakkında ne hissediyorum? Bir ilişkide anlaşmazlık olduğunda zihnimde ne oluyor? Kendi isteğim ile karşımdakinin ihtiyacı çatıştığında neden bu kadar yoğun bir suçluluk hissediyorum? 

Bu soruların cevapları herkes için aynı değildir. Bu nedenle psikoterapide de hazır bir açıklamadan çok, kişinin kendi hikâyesi içinde bu örüntünün anlamını araştırmak önemlidir. Ve belki değişim, herkesi memnun etmeyi öğrenmekle değil; bir başkasının duygusuyla kendi duygumuz arasındaki farkı görebilmeye başladığımız yerde ortaya çıkar.

Kaynaklar / İleri Okuma

  • Freud, S. (1930). Civilization and Its Discontents.
  • Klein, M. (1937). Love, Guilt and Reparation.
  • Winnicott, D. W. (1960). Ego Distortion in Terms of True and False Self.
  • McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic Diagnosis: Understanding Personality Structure in the Clinical Process.

Leave a Comment